Henri Loborit, İnsan ve Kent’te insan beynini iç içe üç katmandan oluşturmuş.
Bunu daha önce Desmond Morris de kitaplarında anlatmıştı.
İlk beynimiz, sürün beyni en içte; onun dışında halka dizgisi memeli hayvan beyni var. Cinsel güdülerin, genel olarak içgüdü adı verilen dürtülerin barınağı hipotalamus da bu katmanda; Son olarak ta, bilen maymuna özgü, alın ve göz çukuru bölgesindeki iki yumru, beyin kabuğu. İnsanı insan yapması gereken işte bu son katman. Dil, düşünme, düşleme burada olacak olursa.
 
Bu gün bir avuç aç gözlünün cebini doldurabilmesi için yaklaşık on bin yıldır sürüp giden ataerkil, buyurgan, tek yanlı eğitimden ötürü, insanların büyük çoğunluğu hala ancak sürüngen beyinleriyle hadi bilemediniz memeli hayvan beyinleriyle yaşayıp davranıyor.
 
Son beyin kabuğunu kullanabilen insan sayısı parmakla gösterilebilecek kadar az, halbuki yine Loborit’in değindiği üçüncü büyük evrimin, devrimin yürürlüğe girmesi gereken dönemde yaşıyoruz. İletişim, bilgi işlem devri.
Oysa yönetenlerce görülüyor binlerce yıllık kolay alışkanlıklara seslenmek, onları sömürmek nasıl da iç gıcıklayıcı!...
Ama uzun ve kısa zamanda kime yararı var?
Üç, beş kişiden başka…
 
HES’ler, çokuluslu altın avcıları,  dağları, ovaları, ormanları talan edenler... Kadına şiddet gösterenler,  ülkede tarımı yok edenler, terör oyuncakları birazcık kullanabilseydi ulu Tanrım “insan beyinlerini”!...
Yaşamın zenginliklerini tanımayan, doğaya uzak, doğa-insan arasındaki ve doğanın kendi içindeki çok yönlü ilişkileri tanımada yetersiz, yeni kültür değerleri üretemeyen, ilişki ve çelişkileri öğrenemeyen, bulduğu ile yetinen, eleştiriyi unutmuş, yaşamın başka alanlarına ilgisiz, yaşamdan haz alamayan umutsuz ve mutsuz insan…
Günümüz insanı…
Ürettiğini satamayan, sattığının karşılığını alamayan, yaşamak için borçlanan, ödeyemeyince tarlasını, traktörünü, toprağını yabancılara satan…
İnsan……..
 
Toplum olarak ölümlere alıştık, pek aldırmıyoruz... Issızlığa doğru açılmayı, hayatın renklerini hiç mi hiç sevmiyoruz...
O gölgeli yarı geceleri, sınır boylarını, ölümleri, bombalı tuzakları, baskınları konuşmuyoruz.
Yağma düzeninin, sahtekârlığın, soygunun fitilini ateşleyenleri baş tacı ediyoruz
 
İnsan…
“İnsan niçin yaratılmıştır “diye sorsalar bana, hiç çekinmeden “Sevgi için yaratılmıştır” yanıtını veririm. Kimileri doğal olarak “Yaşamak için yaratılmıştır” biçiminde yanıtlayabilir bu soruyu.
Yaşamayan insan sevemeyeceğine göre, ilk bakışta doğru gibi görülebilir bu yanıt.
Ama bence doğru değil…
Yaşamak nedir ki? Yemek, içmek, yatmak, kalkmak ve soluk almak değil mi?
İnsan böylesine bir yaşam için mi gelmiştir dünyaya. Bu işlevi tüm canlılar yapmıyor mu?
Yalnız soluk almakla yetinen insan, sevginin ne olduğunu bilemez. Ama seven insan, insan gibi soluk alır. Sevmek aynı zamanda yaşamaktır çünkü. Yaşamın ta kendisidir.
İnsan ilkel bir sürüngen beyni gibi yalnız soluk alarak yaşayabilir mi? Yaşarsa, yaşamaya çalışırsa ona insan denilebilir mi?
 
 “En olumsuz koşullarda bile güzeli, iyiyi aramayı sürdürebilmek”
Ancak sevdiklerimize sarılarak yaşayacağımız düzeni birlikte kurmaktan geçiyor.
Aldatmadan, yok etmeden, saldırmadan, boyun eğmeden, birbirimizi kandırmadan, çalışanları, iyi için bir şeyler yapanları bezdirmeden.
İyinin doğrunun güzelin savunulup yaşatılmasına katkıda bulunmanın, bu savaşımda benzerlerinin varlığını görmenin sevinci, bir başka oluyor.
 
Sessiz kollar karşılıyor bizi, başka bir kıyının ağaçları uykuya daldığı saatlerde.
Beklenen bir korku bir çığlıkta parçalanırken, bir tuhaf müzik ellerde dizlerde başlarken, dışarıda yağmur yağıyor.
Üşüyorsun belki sen o sırada...
Bir tutam umut arıyorsun hayatın içinde...
Bir haykırış duyuyorum...
Son dakika haberleri...
Salonun penceresini açıyorum. Gök simsiyah. Sevdam koparıyor beni anılarımdan
 
.Kızların kaybolmadığı, bebelerin süngülenmediği, ölümlerin olmadığı,insanların bombalanmadığı, mağaralara sığınmadığı, yeni kuşaklara korkusuz yaşanan bir ülke bırakabilecek miyiz acaba?..
Yüreklerimizde sımsıcak duyguları, demokrasiyi, özgürlükleri çoğaltabilecek miyiz?..
Yaşayacak mıyız kardeşçe bu coğrafyada?
Goethe’nin bir sözü var.
“ Nedir en zor şey? Görebilmek gözünün önünde duranı”
 
İşte tam da öyle; Aynı akşam aynı gece.Aynı yağmur. Aynı karanlıktaki mavi ışık!
Bütün o gönüllü ölüm yolcularına inat, bu güzelim insanlar yaşamı sürdürmeyi seçecekler. İnanıyorum. Onlara.
Sonuç umut hepimiz için, demek ki seviye, umuda, mutluluğa yer var.
Var   yaşamımız da , ve olmalı…
Geçtiğimiz günlerde kutladığımız insan hakları gününüz kutlu olsun dostlar!!!
 
“Sana senden oldu, gel benden bilme!... der türkümüz
Evet, bize bizden olur.
Başka!
Sorumlu yok!...
           
Düşçe kalın.
 
niniizlalotmail.com